Kadın

İlahi olan isimler ve özellikleri

Allah (c.c.)’a ait ilahi isimler nelerdir? Allah’ın isim ve sıfatlarının özellikleri, manaları nelerdir?  Kadınca Özel köşe yazarı ve Kuantum Tasavvuf Araştırmacısı Aslı Pekçetin ilahi olan isimler ve özelliklerini son  yazısında anlattı. İşte o yazı:

Allah (C.C.)

Bu isim sadece Cenâb-ı Hakk’ın zatına mahsus olup, başka bir varlığa isim olmamıştır. Hiçbir dilde de tam bir karşılığı yoktur.

Bu isim Arapça kelime yapısındaki özelliği gereği, harfleri tek tek kaldırılsa bile anlamı bozulmayan tek kelimedir. İsmin başındaki elif kaldırılırsa  ‘lillahi’  olur. Bu da  ‘Allah için, Allah’a ait’ demektir.  Allah ismindeki birinci ‘lâm’ kaldırılırsa  ‘lehû’ olur.  Bu da ‘O’nun’ demektir.  Lafza-i Celâl’deki ikinci ‘lâm’ da kaldırılırsa  sadece  ‘he’ harfi kalır  ki  bu da  ‘Hû’  okunur.

Hû   (  ـهُ)  harfi de Esmâ-i Hüsnâ’dandır ve başlı başına Allah’ın bir ismidir ve Zât-ı Kibriyâ’ya delalet eder. Dolayısıyla, Allah ismi Allah’ın zatına dalalet eden  ‘he’ harfi ile harf-i tarif olan elif ve lâm’dan oluşur. Bunu şöyle yorumlayabiliriz. Hû zamirinin kendi marifeliğinin onun işaret ettiği mana olan Allah’ın zatını ifade etme konusunda yetersizdir. Tarife yardımcı olacak başka bir şeye ihtiyaç vardır ki o da elif ve lâm’dır. Lâm harfinin şeddeli (çift) olması ise tarifte mübalağa içindir. Fakat buna rağmen, Zatın bilinmesi mümkün olmadı. Yani bu durumda bile ismin ifade ettiği manayı anlatmada yetersiz kaldı. Çünkü bu ismin ifade ettiği zat-ı ilahi çok yücedir ve akılların alamayacağı kadar uludur. Dolayısıyla burada Allah’ın zatının kapalı ve insanların idrakinden uzak olduğuna dair bir işaret vardır.

Burada ilginç olan bir durum, ‘He’ harfinin mahrecinin, yani söylenirken çıkış yerinin göğüs kafesi ve ciğerler oluşudur. Yani nefes almakta olan her canlı, inansa da inanmasa da, her nefes alışında  ‘Hû’ demekte ve Allah’ı zikretmektedir.

Bu mübarek ismin hiçbir dilde karşılığı yoktur. Dilimizdeki tanrı ve ilâh kelimeleri anlam bakımından Allah ismi yanında o kadar yetersizdir ki anılmaya bile değmezler.

Allah (c.c.), bütün diğer isimleri mana bakımından kendisinde topladığı için İsm-i Azam’dır denilmiştir. Peygamber (sav) bir hadisinde  ‘İsm-i Azam ile dua edildiği takdirde Allah (c.c.) o duaya icabet eder.’

Allah (c.c.) ismi diğer ilahi isimlerden ayrıdır ve onların hükümlerine tâbi olmaktan uzaktır. Bu mübarek isim, müsemmayı yani ismin ifade ettiği şey olan Allah’ın zatını gösteremez ve onu tam olarak ifade edemez. Bu durum, müsemma yani ismin ifade ettiği zat bilinmeksizin, zatın Allah’tan gayrı her şeyden ayrılmasıdır. Diğer isimler kendi müsemmalarına delalet ederler ve o müsemmalarda bilinir hale gelirler. Fakat bu mübarek isimde, ismin ifade ettiği şeyin bilinmesi yoktur, sadece diğer her şeyden ayrı olduğunun bilinmesi vardır.

Aslı Pekçetin

Aslı Pekçetin

 El-Hayy

Bu isim, hayatı ezeli ve ebedi olarak sarmalayan, ölmeyen, diri olan demektir.

Varlıklar hayat sıfatı ile kaimdirler. Yani varlıklar var olabilmek için hayat sıfatının kendilerinde hüküm sahibi olmasına ihtiyaçları vardır. Her şeyin hayat sahibi olması Hakk’ın kemaline noksan gelmemesi içindir. Bazı şeylerin hayatı zahirde ve bazılarının ise batındadır. Perdeli olanlar, sadece hisle alakalı hayatı idrak ederler. Çünkü hakiki hayatı idrak için tam bir keşif lazımdır.

Hayatın zıddı ölümdür. Ölüm dedikleri şey insani ruhun ayrılması ve hayvani ruhun sönmesidir. Kur’an’da şöyle buyrulur: ‘Her canlı ölümü tadacaktır.’ (Al-i İmran, ayet 185). Ölüm acısını hayvani ruh hisseder. İnsani ruh ise bu elemden habersizdir. Cehennemde azap görenlerin elemi de hayvani elemdir. İnsani ruh (nefs-i natıka) kudsi bir ruhtur ki Hakk’ın zatına bağlıdır. Hakk’ın zatında ise kevni sıfat olmaz. İnsani ruh, öldükten sonra berzahta ilimler ve ameller suretiyle bir şekil ve surete girer. Onun oradaki idraki hakikidir, tıpkı dünyada his gözü ile olan idrak gibi.

• El-Hayy ismi bütün isimlere egemendir.

• Hayat bütün isimleri kuşatan zat-ı rahmettir. Öyleyse o, zat-ı nur ziyası ve nispi perde gölgesidir.

• El-Hayy isminin geldiği her yerde el-Kayyum ismi de kendisiyle beraberdir.

• El-Hayy ismi hava unsurunda ortaya çıkan şeyleri var etmeye yönelmiştir.

• El-Hayy ismini ilahi isimlerden herhangi birisinin geçmesi mümkün değildir.

• El-Hayy, zatı gereği gördüğü her şeyin kendisiyle hayat bulduğu isimdir. Hiçbir şey ondan habersiz kalmaz ve herşey onda hayat bulur.

Her şey canlıdır. Eşyanın hayatı mutlak el-Hayy isminin onlar üzerindeki bir feyzidir. Bu feyiz nedeniyle ayan-ı sabite, sabit durumlarında canlıdırlar. Çünkü canlı olmasalardı Hakk’ın ‘Kün/Ol’ sözünü duyamazlardı. Dolayısıyla, ayan-ı sabite de hayat sahibidir.  Onların hayatları ise, sadece kamillerden muhakkik olanlar idrak edebilir. Arifler bunu müşahede ettiklerinde daima temiz bir hayat içinde bulunurlar. Bu keşif ehlinin en lezzetli bir şekilde yaşamasıdır.

Hayy isminin Kayyum ismi ile birlikte ism-i azam olduğu iddia edilmiştir.

Mutlak hayat sahibi Allah Teâlâ’dır. Hayatın eseri kevni (yaratılmış) hakikatlerin hepsine sirayet eder ve hükmü cansızlar ve hayvanlara da şamildir. Hakikati görmekten perdeli olanlar bu manadan gafildirler.

Çocuğa suret hasebiyle hayvani hayat ebeveynden ve insani hayat Hakk’tan erişir. Böylece herkesin varlığında hayat vasıtasıyla Hakk’a bir irtibatı vardır.

Hayy ismi sülük hasebiyle (tasavvuf yolu mertebeleri) beşinci dairedir ki, bu nefs-i raziye mertebesidir. Deniz, hakikatlerin sureti ve cem’in sırrı olması sebebiyle gemiyle yolculuk yapanların virdi (okuması gereken tesbihi) ‘Ya Hayy Ya Kayyum’ dur.

 El-Alîm

Bu ism-i şerifin sözlük anlamı, her şeyi hakkıyla bilendir. Allah Teâlâ’ya nispet edildiğinde, zaman ve mekan kaydı olmaksızın, küçük, büyük, gizli, aşikar her şeyi ve her olayı bilen demektir.

İlim, bilenin zatıyla gerçekleşen özel bir taalluktur. İlim, bilenin zatından bilinene dönük bir nispettir. İlmin varlıklara ilişmesi, varlığın zuhuru esnasında varlığın zuhur edişine ilişmesidir. Varlığın zuhurundan önce de o şeyin zuhur etmemesine ilişmesidir.

İlim iki türlüdür. Ya zatidir ki zati ilim Hakk’ın ilmidir, yani verilmiş (vehbi) ilimdir veya kazanılan (kesbi) ilimdir. Verilmiş ilim akla gelmeyen ya da çalışmanın katkısının bulunmadığı ilimdir. Kazanılan ilim ise, uygulama ve öğrenme ile meydana gelir.

Vehbi ilim Efrad’ın ilmidir ve Hakk dilediği kullarına bu ilmi taksim eder. Hızır’a (as)  Allah katından bir rahmet olarak bu ilim tahsis edilmiştir. Hz. Musa (as) büyük bir peygamber olmasına rağmen, Hz. Hızır’ın ilminden faydalanmıştır.

Bu ilmin elde edilme yolu vech-i has’ı (özel yönü) bilmek ve onunla bezenmektir. Çünkü yaratılış aleminde, her varlığın Yaratan’a dönük özel bir vechi (yönü) vardır. Hakk ona tecelli eder ve böylece mevcut olan fakat başkasının bilemediği Hakk’a dair bir bilgiyi elde eder. Velilerin derecelerinin farklılıkları ve birbirlerine karşı üstünlükleri, bu özel yöne dair bilgilerine göre değişir. Emir aleminden olan ulvi varlıklar ise vech-i has dışından başka bir şeye sahip değillerdir. Onlar Hakk’ın cemalinde ve büyüklüğünde kendilerini kaybetmiş kimselerdir.

Kazanma yoluyla ilim elde eden kişi ya takva yolundan ilmi tatmıştır veya fikir gücü bakımından nazar sahibidir. Bunlar aklının gücünün gerektirdiği ölçüde bu mertebeden bir şeyler öğrenir.  Takva yolundan ‘zevk’ olarak bu mertebeye giren kimse ise, her şeyi aşmış ve her şeyi elde etmiştir.

Allah Teâlâ’nın ilmi, zatı gibi kadimdir. Çünkü, zatının evveliyeti malum olamayacağı gibi ilminin evveliyeti de akledilebilir değildir. Allah Teâlâ’da rastgele iş yapmak yoktur. Bütün fiilleri  sahih ilmi üzerine mebnidir.

‘İlim perdedir’ denilmesi ruhani perdeye dairdir. Çünkü ilim ve marifet ruhun sıfatıdır. Perde olmak gurur ve böbürlenmeye göredir. Nitekim zahir ulemanın çoğu bu niteliktedir. Aksine ilim, ilahi ve mübarek bir sıfattır. Dolayısıyla perde olmaktan uzaktır. Hatemü’l – Evliya İbn Arabi Hazretleri buyurmuştur ki ‘İlim cehaletin perdesidir’. Yani alimde cehalet perdesi olmaz. Çünkü ilim cehaleti giderir.

Bir kutsi hadiste şöyle buyuruluyor: ‘Ben zenginliği dilediğime, ilmi ise çalışana veririm.’ Cenab-ı Hakk, Peygamberimize (sav) ilimin dışında herhangi bir şeyin arttırılması için dua etmesini emretmemiştir. Ta-Ha suresi, ayet 114 de ‘…Rabbim! Benim ilmimi artır de.’ denilmektedir. Bu ilimden murat hakikatlerin ilmidir ki vahiy ve keşifle husule gelir. Yoksa hükümlerin ilmi değildir. Hükümlerin fazla olmasında Allah’ın kullarına güçlük vardır. O nedenle  Peygamberimiz ashabını, ‘Ben size bir şeyden haber vermedikçe soru sormayın’ diye ikaz etmiştir. Çünkü sorular belki yeni bir emrin indirilmesine sebep olabilir.

Hz. Ali (as) bir ifadesinde ‘İlim maldan hayırlıdır. Çünkü ilim seni, sen ise malı korursun. İlim hakim, mal mahkumdur. Mal harcanmakla eksilir, ilim sarfiyatla artar.’

Her kemal ki dünyada elden kaçar ahirette hasıl olamaz. Bunun sebebi ahiretin teklif mahalli olmamasıdır. Kemalat ise salih ameller üzere mebnidir. Bir hadis: ‘Kim bildiği ile amel ederse Allah ona bilmediği şeylerin ilmini de öğretir.’ Yani çalışarak elde edilen kesbi ilim ile amel eden, vehbi olan veraset ilmine ulaşır ki ‘ledünnî ilim’ dedikleri budur.

Cuma gününün başlangıç hareketi  ‘Alîm’ isminden vücut buldu. Bu sebepten dolayı Adem (as) Cuma günü yaratılıp isimlerin öğretilmesi ile müşerref oldu. Kıyametin de Cuma günü kopacağı nassla sabitdir.

 El-Mürîd  

Bu isim irade eden, emreden, buyuran anlamına gelmektedir. İrade ve meşiet (isteme) Allah’ın sıfatlarındandır. Meşiet, ilahi zatın bir nesnenin hakikati tarafına yönelmesidir. İrade, iki mümkün işten birini uygulamak için ilahi zatın taallukudur. Buna göre meşiet iradeden önce olur.  Bu öncelik zamanla ilgili bir öncelik olmayıp zati önceliktir. Hakk’ın zatı ve sıfatları arasında önceleme ve sonraya bırakma gibi bir durum söz konusu değildir. Bir hadis-i kutside şöyle denir: ‘Rahmetim gazabımı geçti’ (Buhari, Müslim). Buradaki geçmeden murat, taallukun öne geçmesidir. Çünkü rahmetin icap etmesi kadimdir ki zatın muhabbetinden ileri gelir.  Gazabın icap etmesi hadistir ki (sonradan olma) kulların günahlarından ileri gelir. Ezelde zaman yoktur. Dolayısıyla burada zati öne geçme olarak ifade edildi.

Hakk Teala’nın emri iki türlüdür. Biri teklif etmek suretiyle, diğeri ise irade etmek suretiyle olur. Teklif etmek suretiyle verilen emir bir irade gerektirmez. Belki bir imtihan söz konusudur. Ebu Cehil, Deccal ve benzer gibiler iman ile emir olundular, ama Allah’ın ezeli ilminde bunlar üzerinde küfür tahakkuk etmiştir.  Dolayısıyla bunların imanlarına ilahi irade taalluk etmedi. Ancak küfürlerine taalluk etti. Çünkü her şey Allah Teâlâ’nın iradesiyledir. Bununla beraber, Allah Teâlâ, kullarının hesabına küfre razı gelmediğini Zümer suresi ayet 7 de ifade etmektedir. ‘… Eğer Allah dileseydi bunu yapamazlardı …’ (Enam suresi, ayet 137) ayeti Allah’ın iradesinin her şeyin önünde olduğunu göstermektedir.

Bu durumda şu sorulabilir: Madem ki onların küfürde kalmalarını irade buyurdu, neden onlara imanı emretti? Bu sual abes mertebesindedir. Çünkü buradaki durum imtihan içindir. Böylece hakikatlerindeki (ayan-ı sabitelerdeki) istidatsızlık müminlere gözükmüş olur. Diğer taraftan , ‘De ki, en keskin ve üstün delil Allah’ındır.’ (Enam suresi, ayet 149) ayeti gereğince bu durum gerçekleşsin ve kıyamette  ‘Bize, ne bir müjdeleyici, ne de bir uyarıcı gelmedi’ (Maide suresi, ayet 19) diyemeyesinler. Çünkü onlara dünyada bir müjdeci geldi, ama onlar uymadılar.

Bazen teklif emrinde irade de bitişik olur. Örneğin müminlere olan teklif böyledir. Müminlere iman etmeleri teklif edilmiş ve bu teklif ilahi iradeye bitişik olması nedeniyle iman vücut bulmuştur. Hakk Teâlâ buyuruyor ki ‘De ki, Allah kötülüğü emretmez’(Araf suresi, ayet 28). Bununla beraber Hakk Teâlâ buyuruyor ki ‘Biz bir ülkeyi yok etmek istediğimiz zaman,  şımarık varlıklarına emrederiz, onlar itaat etmeyip orada kötülük işlerler. Böylece o ülke helake hak kazanmış olur. Biz de onu yerle bir ederiz.’ (İsra suresi, ayet 16). Bu ayetteki emir iradi emirdir. Yani fasıklıklarına iradesinin taallukudur. Onlara fasıklıktan dönmeleri emredilmiştir. Ancak onlar dönmeyince fasık olmuşlardır. Ve dolayısıyla onlar için azab hak olmuştur. Burada şu soruyu sorabiliriz : Niçin Hakk onların itaat etmelerini murat etmedi, yani irade buyurmadı? Bu sorunun cevabı : Çünkü onlar itaat etmeyi istemediler, fasık olmayı istediler. Dolayısıyla da, onlar hakkında ‘Allah fasıkları doğru yola yola iletmez’ (Saf suresi, ayet 5)  ayetinin hükmü uygulandı.

Şöyle bir soru da sorulabilir. İman ve itaatin güzelliğini düşünüp, mümin ve itaatkar olsalardı olmaz mıydı? Bunun cevabı şöyledir: Bu imkansızdır. Çünkü bu hakikatlerinin (ayan-ı sabitelerinin) hükmü değildir.  Onların küfür ve fasıklık üzerine zorlanmaları kendilerinin istidatları ölçüsündedir. Onlar kendilerini istidatları ölçüsünde küfür ve fasıklık üzerine zorladılar. Allah‘ta onların istediklerini yarattı.  Gerçek olan şu ki, insanın istidadı hangi hükmü isteyip talep etti ise, Hakk Teâlâ yaratıcılık yönünden istediklerini men etmedi.   

İlmin maluma tabi olması buradaki durumu ifade etmektedir. Yaratmada zorlama var mıdır yok mudur ve kazanma dedikleri nedir, buradan anlaşılır. Bir varlığın hakikatinde hayır ve şer görünür haldedir. Ona herhangi bir şekilde tecavüz etmek olmaz. Bu durumda kişi kendini kınasın. Şu hadis te bu görüşü ifade eder : ‘Ancak kendi nefsini kınasın.’ (İbn Mace, Ahmet İbn Hanbel). Bu nedenle şerri Allah Teâlâ’ya isnat etmeği terk etmelidir ki bu edeptendir. Eğer kendini iman ve taat, hayır ve hasenat üzerinde buldunsa şükretmekte kusur etme. Çünkü ayan-ı sabitende olan ezeli istidadın güzelliği edep aynasında ortaya çıkmıştır.

Dostlar, iradet ile mümin ve müşahede ile muhsin olmak gerekir. Bu iki mertebenin üstünde nübüvvet ve risalet mertebesi vardır ki buranın kapısı kapalıdır.

 El-Kadir  

Bu ismin manası, her şeye gücü yeten, ölçen, tanzim eden, planlayan, hükmeden, takdir eden, tam bir kudret sahibi olan ve isteğini dilediği şekilde yapmaya gücü yeten demektir. El-Muktedir  ismi de bu anlama gelir. Ayrıca  el-Kadir kendi ellerimizle yaptıklarımız vasıtasıyla da muktedir olandır. Bu durumda iktidar O’na ait, amel ise bizim ellerimizden ortaya çıkar.

El-Kadir isminin bir sırrı, Hakkın Kün/Ol emriyle mümkünlere varlık vermesinde gizlenmiştir. Bu sözle mümkün, ilahi iktidardan yaratılışa (tekvine) süratle icabet etmiştir. Böylelikle emre bağlanmak ilk yaratılışında kendisinden olmuş ve ondan ortaya çıkmıştır. Bu itaat etmenin ruhudur. Buna göre itaat, mümkün için ‘zâti’ bir özellik olmuştur. İtaat asıldır, günah ise mümküne arız olan bir şeydir. ‘Bütün çocuklar fıtrat üzerinde doğar’ hadisi bu anlamdadır. Fıtrat, Allah’a kulluk ile ikrar etmektir. Böyle doğan çocuk için nurunun üzerinde bir nur daha meydana gelmiştir.

‘Dikkat ediniz, yaratma ve emir O’na aittir. Alemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir.’ (Araf suresi, ayet 54) ayetine göre Hakk, herşeyde emir cihetinden kadir; halk cihetinden ise muktedirdir.

Allah Teâlâ’nın kudreti kadir oluşundandır. Kadir fiilini, iradesinin gereği olan miktar kadar meydana getirir. Bu nedenle Kadir ismi, Mürid isminden sonra  ele alınmıştır. Çünkü kudret iradenin gereklerindendir. Bu dört isim, Hayy, Alim, Mürid va Kadir dört evtada (direğe) dairdir.

Kudret aczin karşıtıdır. Allah Teâlâ ise acizlikten münezzehtir. Aksi halde semavat ve arzın düzenli bir şekilde ayakta durması mümkün değildir. Şu ayetler bunu çok güzel ifade ediyorlar. ‘Onların her ikisini de görüp gözetmek O’na bir ağırlık vermez.’ (Bakara suresi, ayet 255), ‘Doğrusu gökleri ve yeri yok oluvermekten Allah tutuyor.’ (Fatır suresi, ayet 41).

İslam alimleri demişlerdir ki, kutbu’l-aktabdan (kutupların kutbu) daha aciz ve yine ondan daha kudretli yoktur. Aciz olması şudur ki, nefsani kuvvetten hariç olmuştur. Kudreti şudur ki, ilahi kudret ile zuhur etmiştir, çünkü halifedir. Halife ise halife bırakanın heyeti (sureti) üzerindedir. Halife bırakanın sıfatlarından biri de kudrettir. ‘Nefsini bilen Rabbini bilir.’ (Acluni)  hadisi bunu ifade eder.

Kısacası insan her nereye başvursa ‘Nereye dönerseniz dönün Allah’ın yönü ordadır.’ (Bakara suresi, ayet 115) ayetine uygun olarak orada ilahi bir isim baş gösterir. Çünkü, maksut olan taayyün (görünen) edendir, taayyünün kendisi değildir. Onun için demişlerdir ki, vasıtaya şükür de Hakk’a şükürdür. Zira, vasıtada nimet ile zuhur eden Hakk’tır ki, hakiki nimeti veren odur.

El-Evvel ve’l-Ahir

El-Evvel, varlığının başlangıcı olmayan, ezeli olan; el-Ahir varlığının sonu olmayan, tüm varlıkların hayatı son bulsa da varlığı daimi olan demektir. Hadid suresi, 3. ayette ‘O, ilktir, sondur, zahirdir, batındır. O her şeyi bilendir.’ İfade edilmektedir.  O, varlığının başlangıcı olmaması açısından ‘Evvel’ dir; varlığının sonu olmaması açısından ‘Ahir’ dir. El-Evvel ve El-Ahir isimleri, zaman gerçeğini baştan başa kuşatmıştır.

Allah Teâlâ’nın bu isimlerinin bir ağaçtaki tecellisini şöyle ifade edebiliriz: Allah Teâlâ, el-Evvel ismi ile o ağacın bütün programını bir minicik çekirdekte toplamıştır. Ağacın cinsinin, yapraklarının şekillerini, meyvesinin tadını, kokusunu, biçimini, ağacın ömrünü, dalların sayısını ve diğer tüm bilgileri küçük bir çekirdeğe yüklemiştir. El-Ahir isminin tecellisi ile her ağacın meyvesi hayat bulur.

Buna göre Hakk, her şeyin yaratıcısı olması itibariyle evveldir; bütün işin kendisine dönmesi itibariyle de ahirdir. Bütün ilahi isimler, evvellik ve ahirlik arasında zuhur ederler. Hak el-Evvel olduğunda, insan el-Ahir olur. Çünkü insan yaratılış mertebelerinin sonuncusunda bulunmaktadır. Ayrıca insan, alemlerin işinin kendisine dönmesi itibariyle de el-Ahirdir.  Allah insanı ardından ihata etmiştir, çünkü onu yokluğun kendisine ulaşmasından korumak istemektedir. ‘Allah arkalarından kendilerini ihata eder.’ (Buruc suresi, ayet 20).

Buna göre Hakk, daima kul ile yokluk arasında bir engeldir. Vücûd (varlık) devrî olduğu için son başlangıcın aynı olmuştur. Seyri sülük sahibinin yüzü müşahede menzillerinde daima el-Evvel, sırtı ise el-Ahir ismine bakar. Bu nedenle ahiret diyarında nurdan yoksun kalan kimselere ‘Ardınıza dönünüz ve nur arayanız’ (Hadid suresi, ayet 13) denecektir. Çünkü Hakk arkalarındadır ve Hakk nurdur. Şayet bu insanlar arkalarına – ki bu dünyadır-  dönmeleri mümkün olsaydı, bir nur bulacaklardı, çünkü dünya hayatı, marifet nurlarının kazanılma yeridir.

Allah Teâlâ’nın bütün mevcudat üzerine zat ve sıfatlarıyla önceliği vardır. Zira O, her şeyin başlangıcı ve her şeyin yaratıcısıdır. Bu öne geçiş zaman bakımından değildir. Çünkü zaman da sonradan meydana gelenlerdendir. Hakk Teâlâ zatıyla evveldir ve ahirdir. Yani ‘Nihayet dönüş O’nadır.’ (Maide suresi, ayet 18). Buna göre bütün eşyanın aslı O’na döner.

Hakk Teâlâ  manevi seyr’in başlangıcı itibariyle evveldir ki ona nüzul (iniş) derler. Manevi seyr’in sonu itibariyle ahirdir ki ona urûc (çıkış) derler.

Ez-Zâhir ve’l-Bâtın 

Ez-Zâhir varlığını, birliğini belgelendiren, birçok delili bulunan, aşikar olan, eserleri ile tanınan, bilinen; el-Batın, mahiyeti gizli olan, gözlerden, idrak ve duygulardan aslını gizlemiş olan demektir.

Ez-Zahir isminin tecellisi ile her ağacın şekli belirlenmiş; adeta muhteşem bir sanatkar eliyle ağaçlar özel nakışlarla süslenmiş ve seyredene kendisini nakşedeni anlatsın istenmiştir. El-Batın ismi ile her ağacın içine, öyle bir tezgah, öyle bir fabrika yerleştirilmiştir ki, bu tezgah gözlerden gizlenmiş, ancak arayana sunulacak bir define gibi hoyrat gözlerden saklanmıştır.

Hakk Teâlâ’nın zahir olması vücûdu (varlığı)  sebebiyledir. Çünkü açık delilleri çoktur. Batın olması hakikati (zatı) ile irtibatlıdır. Çünkü zatının künhüne (aslına, özüne) akıllar ve fikirler eremez ve keşfe sığmaz. Nebiler ve velilerin kamilleri Hakk’ı, sadece mahlukat ile kendi arasında olan isimlerin ve sıfatların irtibatları ile bilmişlerdir. Çünkü, bunun ötesine beşerin gücü erişemez. İlahi ilim dedikleri söz konusu olan irtibat yönünden olan ilimdir. Bununla beraber, zatının batınını kühnü (aslı) ile idrak edememekten dolayı, zatının zahiri olan uluhiyetini ve rububiyetini idrak edememek lazım gelmez.

Bir kutsi hadiste denilir ki ‘Gizli bir hazine idim’ (Acluni). Yani Hakk, batın ve gizlidir. Çünkü mahlukat yaratılmadan önce zuhuru kendineydi ve gayba göre zuhuru yoktu. Zat ve sıfatlarının izdivacından mahluk zahir oldu. Zahir halk Hakk ve batın Hakk halk oldu. Yani mahlukata nispetle batın zahir oldu, Hakk’a nispetle zahir batın oldu. Diğer bir anlatımla mahlukatın zuhuru Hakk’ın zuhuruna ayna oldu.

Zahir ve batını birleştirenler rızıklanmışlardır. Sadece zahirilerden olmak yanlıştır. Çünkü onlar sadece zahir tahareti (temizliği) ve zahir ibadeti bilirler. Sadece bâtınilerden de olmayasın. Çünkü onlar şer’i hükümleri batınlara sarf ederler ve Hakk’tan ayrılan bir tevil yoluna giderler. Bu iki grupta mahrumdurlar. Hakk Teâlâ insana ruh ve cisim vermiştir. Böylece insan ikisinin de sırlarını öğrensin diye. Ruhun sırları ilimler ve zevklerdir. Cesedin (cismin) mutluluğu ise salih amellerdir. Bu nedenle insan-ı kâmil’e biat etmek gerekir. Ancak onun irşadıyla bu iki yapının yani ruh ve cismin hükümleri ortaya çıkar.

Bir hadiste ifade ediliyor ki: ‘Sen evvelsin, Sen’den evvel hiçbir şey yoktur. Sen ahirsin, Sen’den sonra hiçbir şey yoktur. Sen zahirsin, Sen’den başka görünen yoktur. Sen batınsın, Sen’den daha batın hiçbir şey yoktur.’ (Müslim).  Bu hadiste zahir sözü galip manasına alınmıştır. Yani bütün mahlukat, onun muradı üzerine tasarruf eder ki O’na engel olacak mani yoktur. Nitekim şu ayet bunu ifade eder: ‘O, kulların üstünde tam hakimdir. O, hüküm ve hikmet sahibidir, her şeyden haberdardır.’ (Enam suresi, ayet 18). 

Er-Rahman er-Rahim

Er-Rahman, dünyada, iyi de olsa, kötü de olsa, mümin de olsa, kafir de olsa, hiçbir ayırım yapmadan, nimetini bütün kullarına veren Hakk’ın ismidir.  Er-Rahim, bağışlayan, esirgeyen, ahirette merhametini, nimetlerini sadece mümin kullarına hasreden Zat’ın ismidir.

Bir kudsi hadiste Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: ‘Ben rahmetimin ancak yüzde birini yeryüzüne indirdim. Yeryüzünde yaşanan her mehamet, o rahmetin yüzde birinin eseridir. Kalan yüzde doksan dokuzunu kıyamet gününe sakladım.’

Er-Rahman, hikmetin gerektirdiği şekilde ayanın kabiliyetlerine göre varlığı ve kemali her şeye yayan demektir. Er-Rahim ise, kendisine vacip kıldığı şekilde, özel manevi kemali kullarından itaat ve ibadet edenlere verendir. Nitekim sahih bir duada şöyle denilmiştir: ‘Ey dünyanın Rahmanı, ey ahiretin Rahimi!’. Dolayısıyla er-Rahman muhtaç olanlara, er-Rahim ise iftihar ehline aittir.

Hakk’ın rahmetinin genelliği nedeniyle, günahkar olmalarına rağmen, bütün kullarını kendisine izafe etmiştir. Şu ayet bunu ifade eder: ‘De ki: Ey kendilerini zulmeden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyiniz.’ (Zümer suresi, ayet 53)

Zahir ve batın ehli şöyle demiştir: Hakk Teâlâ’nın rahmeti hayrın ulaşmasını dileme ve şerri def etmektir. Bu suretle Zatının sıfatlarından olur. Eğer hayrı ulaştırmak ve şerri defetmek manasına olursa fiilinin sıfatlarından olur. Rahim ismi de Rahman isminden türetilmiştir. Rahim aslında çocuğun hayat bulduğu yerdir. Doğum yönünden olan akrabalığa ve vuslata da rahim denilmektedir. Onun için bir kimse şer’i bir sebep olmaksızın sıla-i rahimi kesse rahmet ondan kesilmiş olur. Buradan anlaşılan,  suret ve manada muteber olan, birleşme ve bir araya gelmektir, ayrılma değildir.

İlahi rahmetin sayısı yukarıdaki hadiste belirtildiği gibi, esma-i hüsna sayısı kadardır ki yüzdür. Biri dünyaya, doksan dokuzu ahirete mahsustur. Çünkü dünya dar bir yerdir. Böyle geniş bir rahmete dayanamaz. Ahiret ise dünya ile mukayese edilemeyecek kadar geniştir. Ahirette cennete giren en aşağıdaki derecede bulunan bir mümine, bu dünya genişliğinde bir yer verilir.

Rahmetin sayısının yüz olmasının anlamı, mümin için bu dünyada ne kadar kahredici celali isimler var ise, hepsi kahır elbisesinden sıyrılıp çıkmış olup, gazapta batın olan gizli rahmet zuhur eder. İlahi lütufla kahır sureti örtülmüş olur. Bunun ile şu ayetteki mağfiret sırrının ortaya çıkmasıdır. ‘Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir.’ (Furkan suresi, ayet 70).

Yukarıda anlatıldığı gibi, zahirinde mihnet ve kahır olan şeyin batınında rahmet ve lütuf vardır. Yani görünüşte kötülük ve elem gibi görülen olguların batını tarafında (gizli, görülmeyen) Allah’ın rahmeti vardır. Buna karşı şu soru sorulabilir: Allah Teâlâ Rahman Rahim iken dünyadaki hastalıklara ve zulümlere halkı niçin müptela kılmıştır? Bunun amacı nefsi kurtarmaktır. Çünkü her sıkıntının altında bir bağış vardır. Enbiya ve evliyanın belalar ile mutlu olmalarının anlamı bu gerçekte yatmaktadır.

El-Müdebbir ve’l-Mufassal

El Müdebbir, her işin arkasını ve sonunu düşünüp önceden çare arayan demektir. Tedbir bir nesnenin akıbetine bakmaktır. Tedebbür de böyledir. El-Mufassal uzun uzadıya etraflıca anlatılan demektir.

Üç tane ilahi mertebe vardır. Bunlar ahadiyet mertebesi, vahidiyyet mertebesi ve cem mertebesidir. Ahadiyet mertebesi ilahi emrin varid olduğu mertebedir. Yani ilahi şe’n ve emir ilk olarak oradan zuhur eder. Vahadiyet mertebesi  o şe’n ve emrin taksimi mertebesidir. Cem mertebesi ise tedbir mertebesidir. Bir tohumu ele alırsak, kendisi bir bölünme kabul etmez. Çünkü tohumun yarısını ekerseniz bitki oluşmaz. Bitkinin yetişmesi için tohumun tamamı gerekir. Tohumu toprağa gömdüğümüzde ondan ilk olarak iki yaprak çıkar. Bu yapraklardan biri zata delalet eder ki ahadiyet mertebesidir. Diğeri sıfata delalet eder ki vahidiyyet mertebesidir. Zamanla bitki gelişip bir ağaç ortaya çıkar, bu tedbir suretidir. Çünkü iki mertebe, ahadiyet ve vahdaniyyet, cem edilmiş ve bir varlık kemala ermiştir. Buna göre müdebbir ismi cem mertebesine göredir.

İlahi emir arştan kürsüye ve kürsüden de dünya semasına nüzul eder. Arş Allah’ın Rahman isminin mazharıdır. Dünya seması da Allah’ın Müdebbir isminin  mazharıdır.  Nitekim Kur’an-ı Kerim, Kadir gecesinde hepsi birden ay feleğinde, Beytü’l-izze denilen yere indirilmiştir. Oradan yirmi üç senede  Resulullah’ın kalbi üzerine indirildi. Kur’an’ın yavaş yavaş nüzulü kalpte sabit olması içindir.  

Bu durumun bir benzeri, enfüs mertebesindeki sır, ruh ve kalptir. İlahi feyz başlangıçta sır mertebesinden ruh mertebesine  ve ruhtan da kalp mertebesine  gelir. Kalp  söz konusu feyzin tedbir ve tafsil mahallidir ki oradan sırları kuvvelere ve kuvvelerden de azalara sirayet edip yayılır. İnsanın zahir ve batın olan hiçbir parçası yoktur ki insana ait latifeden istifade etmiş olmasınlar. Bundan şunu anlayabiliriz ki, ilahi sırrın insana ait latifeye ve onun da batına, batının da zahire bitişmesi vardır. Bu sebepten hakikat erbabı ‘Evde, evin sahibinden başkası yoktur’ derler.

Kamil insanlar şöyle buyurmuşlardır: Üç çeşit gün vardır; ezel günü, ebed günü ve hâzır günü. Ezel günü kaza ve takdir günüdür. Ebed günü rıza ve müjdeleme günüdür. Hazır olan gün ise – ki dünyadır – tedbir ve kolaylaştırma günüdür. Dolayısıyla hayatta olanlar  tedbir günündedir. Çünkü hayatta olanlar, ezel gününde takdir edilenleri yaşamaktadırlar. Ebed günü – ki  ahiret günüdür –  vaki olan ilahi kaza ve takdirlerin meyvelerini açıklamak ve bunlara layık olanlara ulaştırmak içindir. Binaenaleyh, ayna olmadıkça suret görünmediği gibi hazır günü  vücut bulmadıkça ezel gününde takdir edilenin ne olduğu bilinmez. Ebed günü de vaki olmadıkça amellerin neticeleri ortaya çıkmaz.

Sonuç

İlahi isimler ile ilgili yazılmış olan kitaplar literatürde  geniş bir yer tutmaktadır. Birbirinden güzel bu kitaplar tasavvuf dünyasında çok mahsul vermiş olup bundan sonrada vermeye devam edecektir. İsmail Hakkı Bursevî’nin ‘İlahi İsimler’ adlı kitabının önsözüne yazdığı şu şiir bu gerçeği çok güzel ifade etmektedir:

Ey gönül bostân-ı âlemde gam yeme çok fidanlar diktin

Bir gün elbet verir ola mahsul şol tohumlar ki âleme ektin

Sadreddin Konevî Hazretlerinin  ‘Esmâ-i Hüsnâ Şerhi’ adlı kitabının giriş bölümündeki şu ifadeleri dile getirmek istiyoruz:

‘Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: ’Allah’ın güzel isimleri vardır, bunlar ile O’na dua ediniz.’(Araf suresi, ayet 180).

Bilinmelidir ki:

Mukaddes Zât (c.c.) hakkında asıl olan, sıfatlardan soyutlanmak ve münezzehliktir; bunun nedeni, O’nun sıfatlarla sınırlanmaktan mutlaklığı ve alemden  müstağniliğidir. Bunun yanı sıra her isim ve sıfat, var olanı gerektirir; söz konusu var olan, ancak bir isim vasıtasıyla zuhur edebilir.’

Ey Dost! Allah Teâlâ bizleri, O’nun isim ve sıfatlarını müşahede ederken edebe sarılan, Zât’ının sırlarının nurlarının parlamaları sayesinde irfan ehli olma mutluluğuna erişen kullarından eylesin. Amin.

Faydalanılan Eserler:

‘Ariflerin Halleri’, İmâm-ı Rabbânî, Sufi Kitap, İstanbul, 2010

‘Esmâ-i Hüsnâ’, Vuslat Turabî, Şehbâl Ana Vakfı Yayınları, İstanbul, 2006

‘Esmâ-i Hüsnâ Şerhi’, Sadreddin Konevî, İz Yayıncılık, İstanbul, 2011

‘Fütûhât-ı Mekkiyye’, İbn Arabî, Litera Yayıncılık, İstanbul, 2008

‘İlahi İsimler’, İsmail Hakkı Bursevî, Sufi Kitap, İstanbul, 2008

‘Sahîh-i Buhârî, Muhtasar’, İmam Buhârî, Polen Yayınları, İstanbul, 2008

‘Sahîh-i Muslim’, İmam-ı Muslim, İrfan Yayınevi, İstanbul, 2003

Yorum yaz

Cevap Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Popüler Yazılar

Yukarı